Göktanrı ❶

22 Mayıs 2017

0 yorum
İnsanlar bu güne kadar dinleri ya milli niteliklerinde korumuş, ya da kendi milletine uydurmuştur. Örneğin musevilik sadece israil ve kendini bu kökten gelmiş olarak niteleyen insanların inancıdır. Aynı şekilde japonların inancı şinto (şintoizm) de milli bir gelenekte muhafaza edilir.
Yayılmacı politika sergileyen dinleri (müslümanlık ve hristiyanlık) incelersek, bu dinlerin birçok mezhebi, kolu, tarikatı olduğunu görürüz. Sizce bunun asıl sebebi nedir?
Sebep "ırk"tan başka birşey değildir. Milletler zorla ve/veya gönüllü olarak kabul ettikleri bu dinleri başkalaştırmıştır. Zira kendi geleneklerine, yaşayış tarzlarına uyarlamak, bir şekilde kimliklerini ortaya koymak gerekmektedir.
İş bu nedenle hristiyanlık orta doğudan doğan bir din olmasına karşın batı roma imparatorluğu tarafından kendi menfaat ve geleneklerine uyarlanarak "ortadoksluk" mezhebi ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde kuzey avrupa ülkelerinde de daha hafif bir inanç sistemi olan "protestanlık" bulunmaktadır. Ateizmin bugün en yaygın olarak kuzey avrupada görülmesi, protestanlığın neden haifletilmiş bir mezhep olduğu hakkında sizlere bir fikir verdi mi? Orada yaşayan ırklar (nordik ve kelt kökenliler) yaşayış ve düşünce yapılarında "tanrıya ihtiyaç duymayan bir varlık göstermişlerdir.
İran ve dolaylarında gözlenen "şii" mezhebine inanaların asırlar önce "paganizm" inancına sahip olduğunu biliyor musunuz peki? Acı hissetmenin ibadet sayıldığı ateşe tapma geleneğinden gelen bu insanların, bugün bile karbela olayının yıldönümünde neden kendilerini zincirlerle dövdüklerini anladınız mı şimdi..
Anadoluda osmalının ilk dönemlerinde hakim olan bektaşiliğin, orta asya kökenli yörükler ve türkmenler tarafından ortaya konduğunu biliyoruz. Ancak Yavuz Sultan Selim 16YY başlarında memlüklerden halifeliği almış, toprakların mısıra kadar genişletmiş ve en önemlisi "Hami-Sami" ırkları yönetebilmek için "Sünni İslam"ı doktrin olarak ortaya koymuş ve anadoluda çok "altay" kökenli adam doğranmıştır.
Bugün hala mezarlarımıza ölülerimizin rahatı için "mersin dalı" dikmekteyiz. Doğru dürüst bitki olmayan çöllerde yaşayan arapların mezarlarına bitki dalları dikmediğini biliyoruz. Göktanrı inancında ağaçların önemi büyüktür. Kan davası güden iki obanın birbirinin ağaçlarını kestiği, bu sayede tanrı ile bağlantılarını kesmiş olduğu halen daha anlatılmaktadır. Bunun dışında kayın ağacının bir ruhu olduğu ve bu ruhun tohumlar vasıtasıyla "kam" olacak kişiyi doğarken belirlediği varsayılır. Kayın "kam"ların anasıdır. Bu nedenle halen kullanıdığız "kayınana" kelimesinin kökü de buradan gelir. (Hatta seçmen tohum mevzusu Avatar filminde kullanılmıştı. Ve dikkat avatar filminin yapımında orta asya arkeolojisine hakim Ruslar bulunmaktadır.)
İslamla hiçbir alaka göstermemesine rağmen "Dilek Ağacı" ve bu ağaca "çaput bağlama" mevzuna hiç değinmiyorum. Zira artık kendiniz bağdaştırabilirsiniz.
Hristiyan ilahiyatçı "Anne Marie Schimmel" bir makalesinde şöyle demektedir. "Bizler (Hristiyanlar) asırlar önce perslerle yaptığımız şavaşlarda onların iman-inanç gücünden çok etkilendik. Onların tanrıları Mitranın doğum gününü kutlaması, bu kutlamalarda ağaçları süslemesi belli ki ilgimizi çekti. Ve biz de doğum günü hiç bir kaynakta geçmeyen peygamberimiz oğul İsa'ya bir doğum günü uydurduk. "
Şimdilerde Türkiye topraklarında da "Dünyadaki hristiyan kalabalık ve ekonomik ağırlığı"ndan mı etkilendik bilinmez, Doğum günü belli olmayan İslam peygamberi Muhammed için "kutlu doğum haftası" aldatmacası türetilmiştir.
Bu makale sayfalarca uzatılabilir. Bir kitap cildi olacak kadar da örneklendirilebilir. Ancak uzun sözün kısası dinler ya millidir ya da millete uyarlanmıştır.
Türkiyede "Türk-İslam" sentezi şarlatanlığı, Türklere yapılmış en büyük kötülük ve ihanettir. Başka ırkların dinlerini kendimize uyarlamana gerek yok. Belli ki özümüz kabul etmiyor, yaşayışımız değişmiyor.

Türklerin inancı "GÖKTANRI" dır. Ve Eğer Türksen kabul etmesende 
özünde bir yerlerde farkında olmadan ona inanıyorsun. 

ANIL ÖZER

Çünkü

22 Şubat 2017

0 yorum
Şeytanın sahip olduğu kibre sahip olmak işime geliyor...

HU Sendromu !

25 Şubat 2016

2 yorum
HU sendromu benim kıçımdan uydurduğum ve adını ünlü Türk düşünürü Hıncal'ın baş harflerinden esinlendiğim sosyolojik bir betimlemedir.
HU sendromu, sanat, spor, edebiyat, sinema, moda gibi konularda, tükettiğin ve öğrendiğin şeylerle, kendini bir bok sanıp, müthiş eleştirel ve kimseyi beğenmez bir hale gelme durumudur.

Örnek Diyalog;
- Abi şu X filmini izledin mi?
- Hayır abi izlemedim.. Ben o tarz sevmiyorum pek..
- Aa hadi ya ! Çok şey kaybediyorsun.. (Kısılmış aşağılayıcı gözlerle)

Şimdi bu "tüketici" adama göre o filmi izlemeyenler hayata daha eksik, daha tamamlanmamış bir halde devam etmektedir. Zira o film kendi hayatında belli bir düşünsel değişim meydana getirmiştir. Bu bir film değil, bir kitap da olabilirdi.. Bir roman, bir araştırma yazarı kitabı, bir biyografi  ya da bir tarih kitabı..

Bu adamlar, tükettikleriyle varolmaktadır. Bu tüketimi kesinlikle "boklamıyorum". Ancak özünde çok boş bir adamsan, bu basit tüketim kendini yukarılara bir yere koymana neden oluyor ve birden insanlara içi boş olan kafanla yukarılardan bakmaya başlıyorsun. Genlerinde var olan ve modern yaşamda bastırmış olduğun kibir hemen açığa çıkıveriyor dostum..

Halbuki etrafımda bir de üreten adamlar var.. Onlar tüketimi %15-20 oranlarında tutup, üretime konsantre olmuş durumdalar. Yazılar yazıyor, resimler yapıyorlar.. Ekip, dikiyorlar.. Bilgisayar yazılımlarını kulanıp, tüketmekten ziyade, açık kaynak kodlu yazılımlarla ilgileniyorlar.. Programlamaya çalışıyorlar.. Raspberry Pi, Orange Pi, Beaglebone gibi açık kaynak bilgisayarlar ile projeler yapıyorlar.. Emülatörlere oyun port ediyorlar.. Arduino ile elektronik hobi üretiyorlar.. Lego oynuyorlar.. Belki hiç işlerine yaramayacak uzaktan eğitim sertifika programlarında takılabiliyorlar.. Müzisyenler.. Hepsi bir müzik aletinin ucundan tutmuş durumda.. Ve tüketime ayırdıkları zamanlarını oluşturan %15 lik kısım, "Tüketici" diye adlandırdığım diğerlerinin tüketiminin iki katından fazla.. Çay ve sigaraya ayıracak ve saatlerce "yarak kürek" goy goy yapacak vakitleri yok.. Günde 5-6 saat uyumaktalar..

Ben de o adamlara özendiğim ve onlara saygı duyduğum için hep onların yamacına yanaşıp, bişeyler öğrenmeye çalıştım. Onları seviyorum ve onlar gibi olmak istiyorum. 30 yaşımın içinde olduğum şu günlerde, senelerdir soyunduğum "teknik adam"lık meyvelerini veriyor. Bana özenenler ve benden bişeyler öğrenmeye çalışan, kardeşlerim olunca seviniyorum..

Ama arada senin ne yaptığından haberi olmayan, haberi olsada bilgi birikimi ve kualifikasyonu senin ne yaptığını anlamayacak "o tüketici" adamlar, konuşulan ve tartışılan en küçük konuda, sosyal platformda oynanan en küçük oyunda, karşında kibirlenip seni aşağılıyor ya.. Ne desen, ne yapsan çare olmuyor..

Şimdi sesleniyorum.. Sevgili "tüketenler".. Sanat, moda, edebiyat, sinema, spor vb konularda yıllardır yaptığınız tüketim, bu konularda bir bilgi birikimi sağlamış olabilir ama siz ne işe yararsınız abi? Ne yaparsınız? Bu güne kadar ne yaptınız? Çocuğunuz olduğunda ona çizeceğiniz baba profilinde nasıl başarılar olacak?

Siz birer Hıncal'sınız.. Onun gibi sinema, spor, moda, edebiyat, sanat konularında konuşur, eleştirir ve her eleştirel kişiliğin kapıldığı yanılgı gibi "en çok ben bilirim" hissiyatına kapılabilirsiniz. Ancak tıpkı onun gibi özünde hiç bir boka yaramayan "faydasızlar"sınız..


İşte bana göre HU sendromu bu..
Oturduğum yerden adama da bok attım ama profile tam oturuyor..

Munazaraya girdiğin diğer "tüketicilerle" üretenleri karıştırma..
Çok zorlarsan ve onları da kibir profiline sokarsan bir böcek gibi ezilir ve tekrar doğrulamazsın..
Ha bir de kibir öyle değil, böyle olur..
a.ö..

Sesler, renkler, çizgiler...

14 Şubat 2016

2 yorum
Sokakta tek tük görünüp silinen insan gölgelerinin, yoldaki durak ve dönemeçlerin, güzel ile çirkinin ve iyi ile kötünün söz konusu olmadığı ve tüm o tiyatronun gerçek bir sahne ile noktalandığı tuhaf bir sukunet değil mi aşk.. ?

Büyük üstad Kriton Dinçmen şöyle demiş ; Yaşam ve ölüm varoluşun iki yüzüdür. Ve her ikisi de aşk kavramının içinde bir anlam taşır..

Sevgililer Günü de bir iki lakırdı etmemiz ve güzel şeyleri hatırlamamız için yegane araç.. Kapitalizmin bizim burnumuza soktuğu ve birşeylere mecbur bıraktığı günlerden hoşlanmasamda, yanımda duran ve verdiği değeri her fırsatta gösteren kadını seviyorum..

10 Ekim 2014 te yoğun rüzgarda çekildiğimiz bu fotoğraf,


14.02.2016'da Eşim Duygu tarafından tekrar yorumlandı.. 


:)

Diyalog ❹ (Yalan)

7 Eylül 2015

4 yorum
"Dünya devrilmeden öylece duruyor" dedim.
"Fizik bilgimi sınama akşam akşam" dedi..

Halbuki "inanmayan" olarak nitelendirdiği bana "tanrısal lutuflar"dan bahsetmişti akşama kadar. Günün ilk saatlerindeydik. Hani saat gece onikiyi geçer de yeni gün olur ya. Çocukluğumdan beri anlayamadığım ve aslında Güneşin doğmasıyla başladığına inanığım o yeni günün ilk saatleri..

İkimizde şunu biliyorduk. Hayat bizleri saçlarımızı okşamak için seçmemişti. Durduğumuz yerde hareketleri izliyor, yokoluşa dair net bir tarih kestiremediğimiz için yaşamaya devam ediyorduk.

Karşılıklı oturmuş ev yapımı, ucuz yollu şarabımızı içerken sordu; "Sen hiç ölmek istedin mi?"

"Hayır ama ölmek isteyen birini tanıdım" dedim.. 

Kısa bir sessizlik oldu.. Ardından..

"Ne zaman ölmek istersin biliyor musun?" dedim.
"Ne zaman ağa" dedi..
"Yapamadığın bütün korkaklıklar aynanın karşısına geçtiğinde bir anıt gibi karşında durursa" dedim.
"Bu her sabah bana oluyor" dedi..


Gülümsedim..
"Sana söylemiştim.. Ben ölmek isteyen birini tanıdım" dedim..

Gülümsedi..
"O fahişeler yüzünden dönüşmedik mi ayna karşısındaki anıtlara" dedi..

"Kızgın olduğun kalabalıkta yoğunlukla erkekler var sanıyordum" dedim

"Fahişelik kadınlara özgü bir sanat değildir ağa, yalanın,ikiyüzlülüğün ta kendisidir" dedi..


Haklıydı. O pahalı fahişlerin yegane özelliği yalnızca fahişe olmalarıydı.. 
Dünyayı devirmeden yalanlarından asla vazgeçmeyecek olan fahişeler..
Anıl Özer

❸ Post apokaliptik adam !

27 Nisan 2015

7 yorum
Evet aklıma düşen yazı dizisinin 3üncü ve tahminim son yazısındayız. Aslında bu konu öyle dibe kadar inmekte ki boğulmaktan korkuyorum. Zaten şu yazacaklarımla dizi son bulmalı, zira elektirik geldiğinde bizim goygoy apokaliptikler hiçbir şey olmamış gibi yaşadıkları bok içindeki hayatlarına aynen devam etmekteler..

Post apokalips geyikleri yapılırken bildiğiniz üzere her zaman medeniyet yokoluşu sonrası, kendi ilkel yetenekleriyle sıfırdan başlayan insan tasvir edilmekte. Ben de şimdi kendi gözümden medeniyet öncesi insanın kendi ilkel yeteneklerini tasvir etsem ve o insanın yeteneksel gelişimini ve bu gelişimle kendini boka batırmasını ele alsam ne dersin? Biliyorum sıkılırsın ama ben yazayım, sen yine okuma.. olsun..

Şimdi bi ilkel adam var abi. Bu adam kendini yaşatmak zorunda. Bu zorunluluk onda ilk evvela duyularını geliştirmesine sebep olmakta. Doğadan beslenmekte. Avcılık ve toplayıcılıkla başladı. İşini kolaylaştırmak için aletler yapmak zorunda. Bu da onun ilkel mühendislik niteliklerini geliştirdi. Sonra hasta oldu. Hayvanlardan bazı ağaç ve otların (söğüt ağacı gibi) ağrılara iyi geldiğini öğrendi. Dolayısı ile kendinin lokmanı oldu. At ile başlayarak bazı hayvanları evcilleştirdi. Tohumları ekti. Seyis ve çiftçi oldu. Tabi hayvanları evcilleştirerek karın tokluğuna onlaarı kendi adına çalıştırmasıyla ilk "pragmatik" hamleleri yapmaktaydı. Sonra ona pahalıya mal olacak hamleler..

Göründüğü üzere mühendislik, lokmanlık (hekimlik), seyis ve çiftçilik  en değerli meslekler olarak ilkel dönemden günümüze evrimleşti. Bu meslek gruplarındaki adamlar benim toplumda en değer verdiğim mesleklere sahip adamlar. Binanın temel kolonları gibiler.

Tabi sonra adamlarımız bir arada yaşamaya başlıyor. Bildiklerini kendinden daha tecrubesiz olanlara aktararak öğretmenlik yapıyor. Topluluk büyüyor ve profesyonel ortantasyon başlıyor. Artık bir adam hepsini yapmıyor. Mühendisliği biri, lokmanlığı biri, seyisliği ve çiftçiliği bir diğeri.. Dolayısı ile bu oryantasyonun başında bir kordinasyon sorumlusu olmalı. Evet kabilemizin ilk yöneticisini görüyoruz. Bunlar medeniyete doğru ileledikçe kadameli olarak memur olacaklar. Departman memur ve şeflerinden, müdürlere, senatörlerden, milletvekillerine, krallara, sultanlara, başkanlara kadar evrimleşecekler. Ha unutmadan, bir de kabilemizin şamanı var. Bölgesel, yöresel din alimi. Gaz vermek, dayanma gücü vermek için, kabileyi hülyalarla oyalayan. Dinin kişisel dokunulmazlığını bozup, inancı yönlendiren ve toplum!! faydasına kullanan o adam var ya hani.. 

Sonra sahip olma güdüsü, insanların birbirinin elindeki değeri almaya, çalmaya itti onları. Asker oldular. Doymak için öldürmek bir kenarda kaldı, sahip olmak için öldürdü. Kimi kendini savunmak için asker olmak zorunda kalsada, işin kökü hırsızlığa dayanmaktaydı. Medeni toplumlara doğru geldikçe birbirine mecburi saygıyı oluşturmak adına polis oldu. Ama özünde asker olduğu için, kendi topluluğundan olmasa da başka topluluktan çaldı. Çaldı.. Nizam içindeki kötülükler hakim ve savcıları, insanın yaratılışındaki yalan ve inkar avukatları oluşturdu.

Para... İnsanın kendi için yarattığı büyük efendi. İlkel dönemde ilk takas tüccarlarına daha geniş bir hamle ve hareket kabiliyeti kazandırdı. Ondan alıp, ona sattılar. Üretmeden ve ortaya koymadan sağladığı kazançla, enerjisini ve zekasını sadece paraya yönlendirdi. Sonra bu adamdan finans sektörü türedi. Bankacı, sigortacı, borsacı vb. Tabi böyle büyük bir finasal yapı içinde emlakçı, galerici gibi hayali ticaret diye bilinen komisyonculuğa dayalı meslekler türedi.

Günümüze kadar çok şey değişmiş olsada, dört gruba indirgediğim mesleklerin yalnızca ilk grubu benim için değerlidir. Zira yaşanacak bir post apokalips 4üncü gruptan başlamak üzere, geriye doğru tüm bu meslekleri öldürecek, en son ancak insanın içindeki öz nitelikler olan mühendislik, lokmanlık, seyis ve çiftçilik geriye kalacaktır. Doğadaki adam bu niteliklerin sahibi olan adamdır. Bir adım ötesine geçtiğinde artık doğada değil demektir.

İnsanın birbiri ile uğraşmadığı, birbiri ile kavga etmediği yegane meslekler 1inci grup mesleklerdir. Zira o mesleklerin işi doğayı anlama ve yorumlama, bu ışıkta onu kendi faydasına kullanmadır. Daha doğayı anlamadan sömürgeleştirmiş ve daha ziyade kendi ve birbiri ile uğraşarak kaosa sürüklenmiş insanlar bir de üstüne bir boka yaramayan meslekler türetmişlerdir. Çoğu meslek medeniyete hizmet adına, belli zümre ve toplulukların gücü elinde tutması için onlara uşaklık etmektedir. İşte bu o insanın içinde ilkel güdülerle varlığını sürdüren 1inci grup meslek daha doğrusu yeteneklere en büyük hakarettir. 

Bir büyük felaket hepsini öldürür. Ancak içimizdeki o ilkel yeteneklere asla dokunamaz. O dokunulmaz nitelikler de, cesetleri geride bırakacak post apokaliptik adamın yeniden başlamasını sağlayacaktır. Sonunun yine aynı olacağını bile bile..

Anıl Özer


❷ post apokaliptik geyikler !

7 Nisan 2015

9 yorum
Bildiğiniz üzere geçen hafta içinde neredeyse tüm vilayetlerde on saate yakın elektirik kesintisi yaşandı. Tabi mevcut çalışmalarımız ve işlerimiz aksarken, stress yapmaktan ziyade bu durumu umursamadan eş dost muhabbetine katıldım. Tüm arkadaş ve abilerim mühendislik bürolarında oturmuş tam tabiri ile "goygoy" yapıyorlardı. Ben de katıldım aralarına. Bir saat o büroda, bir saat bir başka büroda geyiklerin dibine vurduk.

Ancak düşüncelerine çok değer verdiğim bir abimin yanındayken arkadaşlarıyla konuştuğu ve benim sonradan dahil olduğum konu çağa ve insanlığa karşı duyulan nefreti tüm hatları ile betimliyordu. Daha sonra birkaç arkadaşımla da aynı geyiği yaptık.. Ve nefretin yüzeysel konu başlıklarını edinen insanların dertlerini şu şekilde sıraladık..

** Elektrik gittiğine sevinenler ve bir daha asla gelmemesini umanlar ; Çalışma hayatında birilerine (para sahiplerine) hizmet etmeye bıkmış, sistemin baskısıyla çalışmaya mecbur edilmiş adamlar. Kurtuluşları ancak sitemin çöküşüyle mümkün olacak olanlar. Zira doyurmak zorunda oldukları ve yakınındakiler ancak sistem çökerse onu suçlamayacaklar. O tembellik yaptığı her dakika, çevresi tarafından o dakikayı da kullanarak daha fazla para kazanabilecek olduğu konusunda doldurulmakta hatta buna mecbur bırakılmakta.. Ama asla kapital sistemin onu koyduğu noktadaki çarkın gereken çapının dışında büyüyememekte ve küçülememekte. Dolayısı ile ya çark kırılıp yenisi ile değiştirilecek ya da motor komple duracak ki, çark nefes alacak. 

** Sosyal ağların mecburiyetinden bir süre kurtulanlar ; Elektirik gidince baz istasyonları bile çöktü egede. Hal böyle olunca cep telefonundan dahi giremedi insanlar nete. Bu durumdan dolayı çıldıran ergen tayfayı bir kenara koyarsak ötede bir yerde eşi tarafından sosyal ağlara mecbur bırakılmış o adamı da görebiliriz. Sırf çekildiği fotoğrafı eşe dosta nispet niteliğinde etiketlemek isteyen ve bu etiketleme esnasında sahipsiz görünmemek ve/veya eşinin konumu/durumu ile hava atmak ihtiyacından eşini de illaki o ağda tutan, onu buna mecbur bırakan kadının eşidir bu adam..

** Post apokaliptik felaket tellalları ; Bunlar zaman zaman muhabbetlerinde üçüncü dünya savaşını çıkarır. Bazen nükleer bir felaket ortaya koyar. Bazen de salgın bir hastalık ya da biyolojik bir silahın tehdidini konu eder. Biraz bilimkurgu versiyonda olanları ise uzaylı saldırısı ve meteor ihtimali üzerinde yoğunlarsır ve bu pencereden insanlığın sonunu konuşur. Biraz fantastikleri ise dizilerin de etkisiyle zombi apokaliptiğini ele alır. Hepsi de bu felaketleri ortaya koyar ama sonrasında eğer ani bir ölüm yaşamamışsa ve uzuvlarını halen daha kontrol edebiliyorsa nasıl hayatına devam edeceği konusunu düşünmezler. Sanırım ölecekleri konusunda hemfikirler..

** Post apokalips meraklıları ; Öncelikle onlar ilk adımda anlatılan çark olmaktan ve çevresindekilerden çoktan vazgeçmiş olanlardır. Artık onlar için felaket gerçekleşmiş ve konuşulacak bir yanı kalmamıştır. Onlar algoritması yüksek beyine sahip olanlardır ve her adımları "eğer" komutu ile çalışır. ""Eğer post apokalips olursa ne yaparız." Algoritmaları ile cevapları hazırdır. Onlar yakın tatlısu kaynakları ve alternatifleri, bölgenin yakın kır ve ormanlarındaki besin değeri olan bitki ve hayvanları, hangi bitki ve/veya ağacın kök, yaprak ve özünün antiseptik veya tedavi edici olduğunu, kibritsiz ateş yakmayı, bazı volkanik kayaçlardan kesici ve delici aletler yapmayı, doğada barınmayı ve korunmayı, kendine en yakın bitkilerden ip ve yapıştırıcı üretmeyi ve dahasını bilirler. Hepsi birer "Serdar Kılıç"tır. Beklemekteler.. Onları seviyorum..

** Ergenler ve ergen kalanlar ; İki dakika facebook a giremediği için çoktan onuncu kez ayılıp/bayıldı. Nette yaşayan bir avatar o.Yukarıdaki post apokaliptiklerin de ilk temizlenmesini umduğu adamlar. Umarım böyle birşey yaşanırsa ruhları ulusal ağlara dahil olur ve bir enerji şeklinde uçup giderler. Zira bedenleri bile kalanlar tarafından gömülmeyecek..

** Devlet Memurları (esprili alt başlık) ; Aslında çoğu ilk kategoriye dahildir. Fark olarak ondan daha fazlası talep edilmez ve sekiz saatlik mesaisinden kazandığı ile yetinilir. Yine de çarktır. O kesinti günü de fırsattan istifade çalıştığı kurumun bahçesine çıkıp akşama kadar on sigara ve yaklaşık bir demliğe yakın çay içip evine mutlu dönmüştür. 

** Vurdumduymaz, az IQ lu, her durumda gülümseyebilen ancak hiç bir taşın altına elini sokmayan yaşam formları ; Onlar kral tv  kendine ne sunarsa onu dinleyen insanlardır. Öyle işte. Mevcut her durumda yaşarlar. Karl tv esprisinde anlatmak istediğim gibi seçmezler. Olay her ne ise, durum her ne ise şekil değiştirirler. Elektirik varken de yokken de goygoyu iş yapıyormuş gibi gösteren yeteneklilerdir. Dünyanın tek hakimi olan bakteriler bile (nufus olarak) bunlarla başedemez. Post apokalips meraklıları da dikkat etmelidir ki bunlar her şekilde parazit olmaya hazırdır. Medeniyet yok olur ama onlar yok olmaz..

Bu yazı dizisi daha bitmez.. Ancak önce 1. yazıyı okumalı ve post apokalips ne demek onu anlamalısın. tabi eğer bilmiyorsan...

Kimseye bok attığım yok ve keyfi bir genelleme yaptığım aşikar.
Ve umurumda değil.

Devam edecek.
Anıl Özer





❶ "post apokaliptik" nedir ?

6 Nisan 2015

0 yorum
Önce bu konu başlığının ne olduğunu ortaya koyalım. Zira daha sonra bu konu ile ilgili kaleme almak istediğim bazı şeyler var.

""Post apokaliptik (kıyamet sonrası) bilim kurgusu, bilim kurgu edebiyatının bir alt türüdür ve nükleer ya da biyolojik savaş ile nükleer, biyolojik, ekolojik, jeolojik ya da kozmolojik felaketlere bağlı olarak dünyanın sonunun gelmesini ve böylesi büyük yıkımlar sonucu sağ kalan insanları nasıl bir hayatın bekleyebileceğini konu edinir.

1950'lerde, nükleer savaşa bağlı yok olma tehdidinin çok canlı olduğu Soğuk Savaş döneminde bu alt tür çok öne çıkmış ve popülerliğinin zirvesine ulaşmıştır. Sovyetler Birliği'nin yıkılması ve Soğuk Savaş'ın sona ermesi ile birlikte o döneme ilişkin tehdit algıları günümüzde değişikliğe uğramıştır ama bugün için de insanlığı beklediği öne sürülen çeşitli tehditler söz konusudur. Buna bağlı olarak da kıyamet sonrası hikâyeleri yine güncel ve popülerdir.

Kıyamet sonrası bilim kurgusunun çekiciliği; macera yaşama, yeni ufuklar keşfetme, bir yıkım sonrasında sağ kalarak yeniden başlama ve bugün bildiklerimizle öylesine yıkık bir dünyada kalmanın nasıl olacağına ilişikin merak ve heyecan duygularıyla ilişkilendirilmektedir.

Modern apokaliptik ve post apokaliptik kurgunun kökleri geçmişin apokaliptik edebiyatına kadar uzanır. Dünyadaki çeşitli mitler ve inançlar insanlığın ve dünyanın sonunun öngören veya tasvir eden hikâyeler içerir.""

Kısaca "post apokaliptik" bu şekilde toparlanabilir. Zaman içinde bu konu ile ilgili karalamalar yapacağım.. Bakalım..

Kaynak : viki


çocuk ve oyun..

13 Ocak 2015

8 yorum
Asosyal bir çocuk olduğumu daha önce bazı yazılarımda belirtmiştim. Hiç sokağa inmeyen balkon çocuklarından hani. Evde mini araba koleksyonunu oynayan ve/veya plastik askerleri şavaştıran çocuklardan. İlkokula başladığımda kısa süre sonra sınıftaki erkek çocuklar iki kategoriye ayrılmışlardı. Tenefüslerde taso, misket, futbolcu kartı vb. oynayan çocuklar ve evdeki oyun konsolları oynayan ve bunu okulda konu eden çocuklar.. Ben zaten 7 yaşıma kadar asosyal gelmemin de etkisiyle oyun konsollarının konusunu eden çocuklara yakın kaldım. Özünde taso, kart ve misket gibi ütmece içeren mini kumar oyunlarında da pek iyi değildim. Benim bağlı bulunduğum gruplarda okula tetris getiren kraldı. Gameboy getiren ise bir yarı-tanrı.. Her evde olduğu gibi bizim evde de bir tetris vardı ancak babam kendi oynar sonra bana oynatır sonra da kaldırırdı. Okula hiç götürmedim anlayacağınız. Sonra bahsi geçen ev oyun konsolarında bir tane babama aldırmaya karar verdim. Konuyu açıp tv altına bir konsol istedim. Ama şiddetle karşı çıktı. Ara sıra dayımlardan (yengem sağolsun) gizlice getirdiğim micro-genious ile mario, 90 tank, circus, kung fu, contra gibi oyunları oynadım. Zevkli ve sürükleyiciydi ancak tadı hep damağımda kalıyordu. Tabi 80lerden sonra patlama yapan konsollar ve bilgisayarlar dünyası atari 800, atari 2600, commodore 64, siclair spectrum, amstrad, vestel & goldstar msx ve sonrasında sega serileri, nintendo entertainment system ve klonları famicom lar almış yürümüştü. Hatta sony playstation efsanesini piyasaya sürmüştü. Konsollar çıkıyor, teknoloji ilerliyor, konsolar eskiyor, yeni donanımlara sahip konsollar pazara giriyor, yenileniyor ama ben halen daha hepsine uzaktan bakıyordum. Sonra windows la birlikte ev kullanıcıları için pc ler yaygınlaştı. Tabiki bebekliğini yaşayan windows halen daha dos ile birlikte kullanılmaktaydı. Bu arada bizler de anadolu liseli olduk. Tabi lise dediysem ortaokul yaşında.. Zira o dönem ilkokuldan sonra anadolu lisesi sınavına girdik. 12 Yaşında kendimizi ingilizce fen ve matematikle karşı karşıya bulduk ki o da bambaşka travmatik bir hikayedir. Herneyse, o konsola sahip çocuklar şimdinin pc sahipleri haline gelmekteydi. Her çocuk x86 mimarili bir pc ye sahip oluyordu. Ancak pc, konsol gibi değildi. Kaseti tak oyna, cdyi tak çevir mantığının çöküşü.. Dos üzerinden bir doom yüklemek konsolculara işkence gelirdi. Heyhat.. İşte Nerd olduğumun oprtaya çıkışı. Bende, onlarda olmayan teknoloji dünyası ekipmanlarının bilgileri mevcuttu. Tutkum ürünleri edinmeme yetmiyordu. Ya ürünler hakkında bilgi edinmeme ? Pc çocuklarının oyunlarını yükleyen, bilgisayarları formaylayan, zamanla donanımlarda manuel değişiklikler yapabilen bir nerd olmuştum. Minik dünyamın içindeki yarı-tanrı technopat bendim.

Tabi şimdi para kazandım, evlendim, kendi evimde tv min altına en kral konsolları dizdim. Hatta üst seviye donanıma sahip bir bilgisayar toplayıp içine tepeleme güncel oyunları yığarak onu da salonuma konumlandırdım. Yetmedi eski konsol oyunları için emülatörler yükledim. Ama oyunlarda ne eski heyecan vardı, ne de bende oynama isteği.. Herşey zamanında güzeldi.. Zaman da bir orospu çocuğuydu vesselam..

Düşündüm. Babamın parası mı yoktu acaba diye? O dönemki kazancını sorup dolara endeksledim. Hayır parası vardı. Ancak ders çalışmamam kokusuyla bazı şeylerden mahrum kalmıştım. Halbuki yine çalışmadım, yine başarmadım ya..

Hayattaki en büyük başarım yine insanların teknocahil sorularına cevap vermek oldu. Ya da ben sorulara cevap verdiğimde, o pc nin problemini hallettiğimde, o arkadaşıma pc toplayıp birleştirdiğimde, onun laptop ram lerini değiştirdiğimde mutlu oldum ya, işte o nedenle en büyük başarım bu oldu diyorum.

Jeoloji adına çok şey yapsamda, jeoloji zamanımı alaşağı eden bir mecburiyetten başka bişey olmadı. Olmayacak..

Daha önce başka bir blogda yazdığım benzer bir yazıda,
"derdini s*keyim" gibi yorumlar da yazılmıştı.
Kusura bakmayın da yalandan "dünya barışı"ndan bahsedemem ya.
a.ö.


Blogculuk bitti mi ?

6 Ekim 2014

5 yorum
   Son dönemlerde ilgiyle takip ettiğim birçok blogda "arkadaşlar bu aralar ilgilenemiyorum", "blogumu çok boşladım ama gelicem", "artık eski keyfi yok"  benzeri nidalarla ve serzenişlerle kaleme alınmış bir çok yazı görüyorum. Hatta bir blogda "gelicem" diyen bir yazarın bu yazıyı yaklaşık bir yıl önce son yazı olarak bıraktığını gördüm.
   Benim yazarı olarak var olduğum bu blog dördüncül evrimini geçirmiş ve son olarak bu hale gelmiş bir blog. 2002 den bu yana yazdığım sırasıyla "psikonevroz", "şapşal koala", "shaula sesian" ve "anıl özer kişisel weblog" değişerek bu güne geldi ve onlarca defa  ölüp dirildi ama cenazesini düzenleyip gömmek daha nasip olmadı.
   Blogculukla ilgilenen insanlar, yazarlar her zaman sosyal platformlardan şikayet etmişlerdir. Myspace ile başlayan sosyal ağlar, yahoo groups, facebook, twitter, orkut, bado, pinterest, instagram vb.. şeklinde mantar gibi çoğalırken 2004ten bu yana blogları temelden sarsmakta oldukları iddia ediliyor.
   Benim anlamadığım şu; Şikayet eden yazar kendine gelecek okuyucunun başka bir kanala kaymasından mı şikayetçi yoksa kendi enerjisini kendi blogunda değil de sosyal ağlarda harcayıp boşalmaktan mı şikayetçi?
   Reklam geliri elde eden ve kendi bloguyla arasında menfi bir bağı olan yazarları anlıyorum. Ancak ben ve benim okuduğum yazarlar bu menfi yaklaşımlardan ve endişelerden uzak yazarlar. O nedenle bizler için çok büyük sıkıntılar yok. Kaldı ki enerjimizin büyük yoğunluğunu da sosyal ağlarda harcıyor değiliz. Zira sosyal ağın samiyetsizliğinin ve sahteliğinin önüne büyük bir güç olarak konumlanmakta olan samimi bloglar var. Onlarca aşk acısı çekmiş, defalarca aldatılmış, çok defa yalan söylemiş ve yakalanmış insan ruhlu bloglar...
   Çoğu blog yazarının derdi kitlelere ulaşmak değil, o kitle içinden kendi fikir ve vicdan yapısına uygun bir iki insanla tanışmak, iletişime geçmek sadece. Tabi bazı yazarların da alttaki karikatürde betimlenen "okunmak-yorumlanmak" mecburiyeti hisseden delik bir kalpleri var. Hoş kimi zaman hepimiz öyle hissediyoruz ya, o da ayrı bir geyik konusu.
   Ana söylem olarak; bloglar her yeni sosyal ağ çıktığında bittti-bitiyor geyiğinin konusu olmaktan usandı, ama bu geyiği yapanlar halen daha usanmadı. Bir blogu bitirecek tek güç yazarının kendi ruhundan vazgeçmesidir. Belki birgün ben de vazgeçerim ama o güne kadar bloglara karşı yapılan düşmanca davranışlara karşı ön saflarda savaşmaya devam edeceğim. 
Anıl Özer

Kumdan Kaleler...

2 Eylül 2014

5 yorum
          Yoğurulabilir, şekil alabilir kumu bulduğum her sahilde "kumdan kale yapmak" gibi bir rahatsızlığım var. Koskoca adam sahildeki "takdir eden" veya "dalga geçen" gözlere aldırmadan bunu yapıyorum. İlkokul 3. sınıfta gittiğim "izci kampında" oba olarak yapmıştık ilk kalemizi. Efsane olmuştu. Orada başladı bu rahatsızlık. Bu "izci yaz kampları" esnasında kumdan daha başka figürler de yapıldı ama onlar ciddi manada "sanat ruhu" olan kişilerin ekip liderliğinde oluşturuldu. Ben daha ziyade "mühendis" yanımın elverdiği ölçüde daha ayrıntısız olan kaleler üzerinde yoğunlaştım ve ilk cümlede yazdığım gibi kumu bulduğum her sahilde yaptım bunu.

          Bu yazıyı bu eğlencemi anlatmak için yazmıyorum tabiki. Yazma sebebim çok başka ve "ilginç" bir durum. Bugüne kadar otuzdan fazla kumdan kale yapmışlığım var. Terkettiklerimin akıbetini bilmiyorum ama tam olarak onyedi tanesinin yıkımına gözlerimle şahit oldum. Ya denizin içinden kıyıya bakarak izledim yıkımları ya da sahilin uzak köşesinden gözledim akıbeti. Şaşılacak şeydi ama kalelerimi yıkanların tamamı "kız çocuklar"dı. Erkek çocuklar gelir bir metre uzağından izler, etrafında bir dolanır ve nadiren ekleme-geliştirme yapmaya çalışırlardı. Ancak kız çocuklar akıl almaz bir şekilde en çaresiz anı kollayıp yıkımı gerçekleştirmekteydi. Biraz utangaç olanları ise denizden kovasıyla su getirme bahanesiyle her geliş gidişte kaleye ayak basarak yıkımı hissettirmeden, eli hafif bir suikastçi gibi yapıyordu. Resimdeki "yaptığımız son kale"nin yıkımına eşim Duygu da şahit oldu. Gülümseyen tatlı bir şeytanın yıkımı gerçekleştirdiğini o da gözleriyle gördü. :)

          Yıkım beni ilgilendirmez tabi. Benim eğlencem yapana kadar. Ancak kız çocuklardaki bu kıskançlık, fesatlık duygularının doğuştan olduğunun canlı deneyi tarafımdan gerçekleştirilmiştir.. :)


Ha bu arada eşim Duygu'yu 2010 yılında akbük sahilinde bir kumdan kale yapımı esnasında tavlamıştım.
O da çok ayrı bir hikaye  :))
Anıl Özer 

Açık hava, balık, kamp ve dahası..

9 Haziran 2014

2 yorum
Geçen haftasonu arkadaşım Ozan (yakında yeni bloguyla o da karşınızda olacak) ve ben şehir merkezinin verdiği "usanç" tan kurtulmak üzere büyük menderes nehrinin, ege denizi ile buluştuğu noktaya gittik. Yunanistan radyolarının ve gsm şebekelerinin çektiği bu kıyı şeridine halk arasında "kafa" denmekte. Sırf kamp için daha lezzetli balıklar veren her daim gittiğimiz tekne balıkçılığını bu defa bir kenara bıraktık ve tatlısu balıklarına bakalım dedik. Çadırımızı kurup, met ve uyku tulumlarını hazır ettikten sonra oltalarımızı uzattığımız Büyük Menderes Nehri'nden kısmetimizi beklemeye başladık. Hava karardığında biraz yıldızlarla muhabbet ettik. Hayır hayır! alkollü değildik ama ne yalan söyleyeyim oksijen biraz sarhoşluk vermiş olabilir. Daha sonra ayağımı tehdit sayan bir su samuru ile küçük çaplı bir dalaşma yaşadım. Kazananın olmadığı bu kavga, tarafların ortamdan uzaklaşması ile son buldu. Gecenin ilerleyen saatlerinde sivrisineklere büyük ziyafet yaşattık. Öyle ki karnını doyuran bir diğerine haber veriyordu zannımca. Bitmek bilmeyen saldırıya kiyasal kovucularla müdahale edemezken "hayıt" isimli  maki bitkisinin yeşil yapraklarını yakarak çıkardığımız beyaz duman bizi biraz rahatlatıp sineklere karşı gardımızı sağlamlaştırdı. Dumanın etkisiyle iyice "iyi" olan kafalarımızla sabah uyandık ve ege lagününde bir flamingo ile akraba çıktık. Aslında dahası da var ama onu o "açık hava" ya çıkıp kendiniz yaşamalısınız.

Biliyorum. Bir "Serdar Kılıç" değilim ama doğada olmayı sevmekteyim.
Anıl Özer


 
Web Analytics
Creative Commons Lisansı Google PageRank Checker Powered by  MyPagerank.Net